6 Eylül 2014 Cumartesi

The Talented Mr. Ripley

“- Senin gibi biri olmak isterdim..
  - Herkes kendinden başka biri 'gibi' olmak ister zaten.”

                                               The Talented Mr. Ripley (1999)

Sinema sanatı var olduğundan beri edebiyatla doğrudan bir ilişki içindedir. İlk filmlerden günümüze kadar birçok edebi eser sinemaya uyarlanmıştır. Burada ortaya çıkan sorun, eser tamamen olduğu gibi mi yoksa senaristin kendi yorumu ile beraber mi filme uyarlamalıdır? Ya da Virginia Woolf’un dediği gibi edebi eserler sinemaya hiç mi uyarlanmamalıdır? Woolf’un bu düşüncesine rağmen kendi eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.

Benim düşüncemi soracak olursanız, ben edebi bir eserin aynen olduğu gibi değil, üzerine yorum katılarak uyarlanmasından yanayım. Ancak gelin görün ki bu durum çoğu zaman başarısız sonuçlanabiliyor. Bunun örneklerinden birine de burada değineceğiz.

Patricia Highsmith’in romanları sinemayı oldukça beslemiştir. Eserleri sayesinde 10dan fazla film yaratılmıştır. İçlerinde en çok bilineni ise aynı adlı romanından uyarlanan The Talented Mr. Ripley’dir.

Anthony Minghella romanlardan film uyarlamalarını seven bir yönetmen. Kendi yorumunu da uyarladığı filmlere katmaktan çekinmez. The Talented Mr. Ripley’de ise romanın temeline sadık kalsa da, kendince yeni ayrıntılarda eklemiştir. Bu işte başarılı olduğunu söylesem de filmin geneline baktığımızda romanın çok çok gerisinde kaldığını kolaylıkta görebiliyoruz.

Romanı sinemaya uyarlayan tek yönetmen Minghella değil, Highsmith 1955 yılında romanını yayınladıktan 5 yıl sonra Rene Clement ilk kez The Talented Mr. Ripley’i sinemaya uyarlamıştır. Clement’te Minghella gibi romanın özüne sadık kalsa da filmde, romandan çok daha farklı bir sona imza atmıştır. Highsmith’e bu filmi görmüş, genel olarak filmi beğense de, finalinin kendisi hayal kırıklığına uğrattığını söylemiştir.

Tom Ripley 1950lerde  New York'ta geçinmeye çabalayan genç bir adamdır. Varlıklı Herbert Greenleaf, Tom’un oğlu Dickie’nin bir arkadaşı olduğunu düşünür ve bir şekilde yanına yaklaşır, Tom’a oğlu Dickie'yi ABD'ne dönüp aile şirketinin başına geçmesinde iknasına ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun için İtalya'ya gidip gidemeyeceğini sorar. Tom gerçekte Dickie'yle hiç tanışmamış olduğu hâlde teklifi kabul eder. Tom, New York’ta beş parasız, işe yaramaz, sahte posta çekleri ile hayatına devam ederken, bir hiç olduğunun farkındadır. Bir anda karşısına çıkan bu olay onun “gerçek biri” olmak için beklediği fırsattır. Herbert Greenleaf’ın imkanlarıyla İtalya’ya giden Tom’u artık başka bir hayat beklemektedir. İtalya’da bir şekilde Dickie ile karşılaşan Tom, Dickie ve onun “sevgilisi” Marge’ın hayatına girmeyi başarır. Bir süre sonra Tom, Dickie’nin hayranlık  uyandıran hayatına özenmeye başlar. 

Bu noktada Minghella, harika bir Dickie estetiği yaratmış, Jude Law’ın da katkısıyla pahalı takım elbiseler giyen, Güney İtalya sahillerinde yaşayan, para sorunu olmayan, güzel bir sevgilisi olan, gündüzleri plajdan çıkmayıp geceleri caz barlarda saksafon çalan ve kasabadaki bütün kadınların hayranlığını kazanan bir burjuva. Haliyle böyle hayat karşısında Tom’un Dickie’ye olan hayranlığı artmakta ve vaktini sürekli Dickie’nin yanında geçirmek istemektedir.

“ Her zaman, gerçek bir hiç kimse olmaktansa, sahte bile olsa biri olmanın daha iyi olacağını düşünmüşümdür. "

Tom, çağımızda da hastalık haline gelen, fark edilmek, onaylanmak ister, kısacası sıradan biri olmama ihtiyacı hisseder. Sıradan gerçek biri olmaktansa, böyle hissetmektense, sahte ama gösterişli biri olmayı hayal eder. Aşk’ın temelinde bulunan gurur, mutlu olup olmaması başka bir kimsenin iradesine bağlayan duyguyla birlikte içinde büyük bir hüzün doğurur. Tom karakteri oldukça iyi yaratılmış bir gay karakterdir aslında ve aşık olduğu adamdan giderek uzaklaşmaktadır. Başlarda beraber eğlendiği Tom’un hayranlıklarından bıkan Dickie, kendisine sülük gibi yapışan Tom’dan kurtulmak istemektedir artık. Bunun yanında oğlunun artık ABD’ne dönmeyeceğine kesin gözüyle bakan Herbert Greenleaf, Tom’a para göndermeyi keser. Aşık olduğu adamla beraber içinde yaşadığı konforlu hayatta elinden kaçmaktadır Tom’un. Bunun farkına varır ve artık sadece aşık olduğu adamın kendisini değil ona ait olan her şeyi ister. İsmini, müzik zevkini, kıyafetlerini... Sonuçta her gerçek tutku, yalnız kendini düşünür. En sonunda da ona sahip olamayacağını ve her şeyin elinden gittiğini düşündüğü bir anda yapması gerekeni yapar ve artık İtalya’nın mavi denizleri, sahilleri yerine Hitchcock’u bile kıskandıran siyah-beyaz bir kasvet bizi beklemektedir.

Highsmith, Tom Ripley'in kendi kişiliğinin erkek yansıması olduğunu her fırsatta söylemiştir. Lezbiyen olmasına rağmen, Carol romanı bir istisna olmak üzere bir çok romanında belli belirsiz bir kadın düşmanlığı görülür. Highsmith lezbiyenliği ile barışık değildir. Bununda en güzel örneğini, Tom üzerinde görmekteyiz. Romanda kesin olmamakla beraber, Tom’un gay olduğunu söyleyebiliriz. Hem roman hem de film boyunca Tom’un hiç bir kadına gerçekten yakın olamadığını bilmekte bu görüşü güçlendiriyor.

Dickie karakteri hem Plein Soleil hem de The Talented Mr. Ripley filmlerinde başarılı bir şekilde karşımıza çıkmıştır. Özellikle şunu belirtmeden geçemeyeceğim Plein Soleil filminde  Tom ve Dickie canlandıran oyuncuların fiziksel özellikleri ile The Talented Mr. Ripley filmindeki oyuncuların fiziksel özellikleri birbirine oldukça benzemekte. Sanırım Minghella, Clement’ten biraz esinlenmiş.

                                                      Plein Soleil (1960)

Asıl sorun romanında bütününde yer alan Ripley karakterini canlandıran oyuncularda. Plein Soleil de bu görevi benimde oldukça sevdiğim Alain Delon gerçekleştirmiştir. The Talented Mr. Ripley’de ise Matt Damon canlandırırken ve Highsmith’in diğer Ripley seri romanlarından sinemaya uyarlanan filmlerinde John Malkovich, Dennis Hopper ve Barry Pepper bu karaktere can vermişlerdir.

Alain Delon, Ripley karakterinin bir çok özelliklerini taşımasına rağmen, fazla seksi olması nedeniyle biraz farklılaşıyor. Bunun yanında Ripley’in biraz psikopat, bir parça katil, yalancı, düzenbaz, hem yumuşak hem sert, hem dost hem de düşman yönlerini perdeye çok iyi yansıtıyor. Matt Damon’ın canlandırdığı Ripley ise özüne sadık olmasına rağmen olduğundan daha kırılgan, daha çaresiz, sevgiye muhtaç ve yalnızlaştırıldığı için kötü olan bir karakter görünümünde. Bunların yanında Malkovich oldukça iyi bir oyun çıkarsa da fazla sinsi Hopper fazla akıllı ve iş bilen, Pepper ise fazla sıradan olması nedeniyle Ripley olmaktan uzaklar.

Highsmith, Ripley kötü bir karakter olmasına rağmen, olayları onun gözünden anlatması nedeniyle, bizim de Ripley’in yanında olmamızı sağlıyor. Bir yandan Ripley’e acımamızı ister. Ancak Ripley’i de tam bir zavallı durumuna sokmuyor, zaaflarına rağmen karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmesini bilen, kötülük yaparken güçlü bir karaktere sahip olan bir Ripley karşımıza çıkıyor. Örneğin Ripley işlediği cinayetler karşısında adeta gurur duyan, polisin kendisini arayışlarını acemice ve ahmakça bulup küçümseyen bir anti kahramandır.

Kısacası iki filmde maalesef roman kadar sağlam bir kurguya sahip değiller. Kitabı okumayanlar için filmlerin karanlık ve merak uyandırıcı bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kitabı okuyanlar için filmdeki iç hesaplaşmalar, gerilim yetersiz kalıyor. Yine de güzel İtalya manzaraları, güzel şarkılar, içkiler, ışıltılı, masmavi bir Akdeniz, beyaz bir yelkenli, Arnavut kaldırımlı küçük balıkçı köyleri ve yanık ten ile beraber seyredilesi filmler ortaya çıkmış.

11 yorum :

  1. Güzel filmdi severek izledim. Matt Damon birzamanlar cidden Damon imiş. Keşke action star olmaya karar vermeseymiş.

    YanıtlaSil
  2. İmla hatalarına daha fazla özen göstermelisiniz. Özellikle bağlaç olan de ve dahi anlamındaki de arasında epey karışıklık yaşanmış. Yazının genelini çok beğendim emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  3. blogdaki filmlerinin birçoğunu izledim. tavsiyelerine oldukça güveniyorum. senin kadar kaliteli filmler seçen, açıklayıcı yazan, aynı tadı verebilecek blog veya site bulamadığım için sadece seni takip ediyorum.

    uzun zamandır paylaşım yapmaman nediyle bu paylaşımını görünce önce şaşırdım, sonra sevindim.
    takipteyim, özletme kendini daha sık yaz.

    ek olarak, önerdiğin blog veya site var mı sinema hakkında.

    YanıtlaSil
  4. etkileyici film. kitabını okumadım belki de bu yüzden böyle düşünüyorum ama filmdeki ripley'e acıdım. gerçekten de acıdım. çok acıdım. ve matt damon'a bir kez daha bir kez daha ve bir kez daha saygı duydum.

    YanıtlaSil
  5. çok eskiden izledigim etkilendigim filmlerden biri

    YanıtlaSil
  6. Good Will Hunting'i izlemeinizi öneririm. https://filmlimani.com/good-will-hunting.html

    YanıtlaSil
  7. Çok Başarılı çalışmalar yapıyorsun tebrik ederim ayrıcafilm izlemek isteyenler buyursun.

    YanıtlaSil
  8. www.logaar.com ilan sitesi ailesi olarak Tşk.

    YanıtlaSil
  9. www.logaar.com ilan sitesi ailesi olarak Tşk.

    YanıtlaSil
  10. Warcraft Filmi izle
    http://www.uyumsuz.tv/warcraft-filmi-izle-2016-1080p-hd.html

    YanıtlaSil