26 Aralık 2012 Çarşamba

Sedmikrásky




“Bu film sadece salataları pörsümüş olduğunda öfkelenen tüm insanlara adanmıştır.”

Avrupa’da 1960lı yıllarda, Fransız Yeni Dalga ve İtalyan Yeni Gerçekçilik ile beraber Çek Yeni Dalga akımı en önemli sinema hareketleri arasında yer almıştır. Ancak 1968 yılında Sovyetler’in Çekoslavakya’yı işgal etmesi nedeniyle diğer akımlara göre daha kısa süreli olmuştur. Yine de bu dönemde Çek sinemasının en önemli filmleri yaratılmıştır.

Sedmikrasky, kuşkusuz bu filmlerin arasında en ayrıksı olanı. Coşkulu bir sinema üslubuna sahip film, bir feminist kaba güldürü olarak adlandırılsa da bir çok farklı okumaya açık. Filmin dönen çarklarla ve savaş görüntüleri ile açılıp, karakterlerin anti-militarist konuşmaları Dadaist bir temsile dönüşüyor. Film, her ikisi de Marie adında, 17 yaşında iki kızın, dünyanın düzeninin bozulduğunu ve çivisini çıktığını düşünmeleri ile yaşadıkları tüketim toplumuna duydukları tepkiler nedeniyle, hedonist bir yaklaşımla, önüne gelen her şeyi yıkmaktan ve bozmaktan zevk almalarının öyküsünü anlatır. Film, fallik dönemde kalmış gibi görünen karakterlerin, çirkin yaşlı adamları baştan çıkarıp, sonra da onları terk etmeleri ve penisi simgeleyen yiyecekleri kesmeleri gibi tavırlar nedeniyle lezbiyen bir alt metne sahip olması, Çek toplumun o dönemde kadına biçtiği rolü ekranda dağıtıyor. Yönetmen Chytilova böylece diğer yeni dalga akımları gibi sosyal konformizme ve toplumsal cinsiyete satirik bakışlar atmayı ihmal etmiyor.

Film belli bir kurguya ya da bütünlüğe sahip değil. Chytilova karakterlerini önemsemiyor, onları başı boş hareketlerinden alt metin topluyor. Bu da Chytilova’nın başını devletle belaya sokmasına neden oluyor. Karakterlerin film boyunca sürekli yemek yemeleri, Çek hükümetinin de dikkatini çekiyor ve yemek israfı yapıldığı nedeniyle film yasaklanıyor. Dahası ahlaksızlığı özendirdiği nedeniyle, Chytilova’nın 1966 yapımı bu filminden sonra 1975’e kadar film yapılması yasaklanıyor.

Filmden daha bir çok anlam çıkartabilmek mümkün. Yıkıcı, canlı, enerjik ve farklı sinema deneyimi yaşamak isteyen sinefiller için, Chytilova’nın bu güzel filmi izlenilmeyi bekliyor.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Dogville




Baştan söyleyeyim filmin ABD’ye yönelik sosyal bir eleştiri veya oldukça başarılı bir anti-hümanizm propagandası olduğu fikrine katılmıyorum. Bence bu film Dogville ahalisinde vücut bulmuş komünal ve aynı zamanda insan doğası gereği (buraya daha sonra tekrardan geleceğim) kötülüklerin uygun ahval ve şeraitte nasıl da spontane şekilde hiçbir dışsal etkiye maruz kalmadan gelişebileceğini suratımıza tokat gibi çarpmaktadır. Film aslında son anlarına kadar pek sezdirmese de buram buram bireyci bir egoizm karşı propagandası üzerine oturtulmuş yönetmen tarafından. 

Şimdi öncelikle karakterler üzerinden gidelim. Her ne kadar filmde zaman içersinde konumları yer değiştirse de film aslında Grace-Dogville ahalisi arasındaki gene süreç içerisinde rollerin değişeceği mazlumluk-mezalimlik dikotomisinde ki ondan da öte yüzyıllardır tartışma konusu olagelmiş birey-toplum çatışması ana ekseninde seyrediyor. Bu nedenle karakterler derken Grace ve diğerleri şeklinde bir sınıflandırma yapmak pek de yanlış olmasa gerek diye düşünüyorum. Şimdi burada her ne kadar filmde pek keskin bir şekilde işlenemese de Grace’te vücut bulmuş bir birey ve onun zıt kutbunda da birlikte yaşayıp, ortak kararlar alan ve küçük şeylerle mutlu olan (aşırı uç bir örnek olarak Stalin dönemi Sovyet hükümeti propaganda afişlerindeki ideal toplumun ete kemiğe bürünmüş halini tahayyül edin) bir köy(?) ahalisi. Kurgu Grace dediğimiz bu sonradan John Galt‘tan hallice olacak (tamam tamam alakası yok vurmayın) Pollyannacı karakterimizin peşi sıra gelmekte olan mafya kılıklı insanlardan kaçışı sırasında Dogville denen 15-20 kişinin yaşadığı bir köye(?) yarı-zorunlu, yarı-gönüllü ilticası ile başlıyor ve olaylar gelişiyor. İlk başta ufak tefek pürüzler olsa da Grace ablamız ortak, küçük amaçlarıyla hep beraber uyum içinde geçinip giden Dogville ahalisine uyum sağlamakta güçlük çekmiyor. Şimdi buraya kadar karakter ve olay örgüsü gayet sıradan bir kurgudaki gibi ilerlerken bu Grace-Dogville ahalisi kaynaşması/bütünleşmesinden sonra olaylar karmaşıklaşıyor ve artık karakterler arasındaki ilişkiler olağandışı hallere bulanmaya başlıyor, ki zurnanın zurtlayıp dananın kuyruğunun infilak ettiği yer de burası işte. Az önce karakterlerin birey ve toplum’u temsil edecek şekilde aslında iki ana öğeye ayrıldığından bahsetmiştim ama bu bahsettiğimiz Grace’in Dogville ahalisi ile kaynaşmasından sonra filmde uzun müddet rüzgarını estirecek komünal yapılanmanın dayanılamaz ve engellenemez birlikte hareket etme fetişi hakim oluyor ve bu süreçte birey olarak tasvir ettiğimiz Grace karakterinin tüm etkinlikleri neredeyse filmin sonuna kadar minimilize ediliyor hatta bir noktaya geliyor ki sıfırlanıyor. Ki bence burada asıl gözden kaçırılmaması gereken nokta ise tüm ahalinin yararına olacak ortak faydalar hususunda -daha politik bir şekilde ifade etmek gerekirse biz buna kamu yararı diyoruz- bireyi temsil eden Grace’in en tabii haklarının bile hunharca çiğnenmesi ve bu rezilliğin ortak iyilik adına her biri kişilerden oluşan toplum tarafından adeta tek bir organizmanın azalarıycasına yapılmasıdır.

Bunun dışında filmde özellikle Türkiye’de de bir dönem iyi ekmek kapısı olmuş “köy yaşamı”nın hiç de toplumcu gerçekçiler tarafından romantize edilip, lirikleştirildiği gibi olmadığını göstermektedir. Köylü dediğimiz insanlar her ne kadar bilhassa popülist liderler tarafından yüzeysel ve sloganist laflarla bilinçaltımıza kutsanmış bir öğe olarak kodlanmış olsa da aslında kafası çok da basmayan, çetrefilli meseleler konusunda vurdumduymaz/sinist, genel geçer meseleler konusunda bir anda külhanbeyi gibi oluveren insanlar olduğu gerçeği alttan alta güzel işlenmiş filmde. Öte yandan artık vasat ortamların geyiği olmaya yüz tutmuş eşek siken Anadolu köylüsü metaforunun da sadece bu topraklara özgü olmadığını ondan ziyade kır yaşamının toplumsal baskı ortamında bir nevi kişisel ihtiyaçların kolektif tatmini olduğunu görebiliriz. Ki filmde birey kavramının tüm yükünü üzerine yüklediğimiz Grace ahalinin gündelik işlerini gideren biri olması yanı sıra toplumun erkek üyelerinin tümünün (burada kalıbımı basarım hepinizin aklına smurfs‘lardaki “tüm şirinler şirine’ye mi kayıyor yea” geyiği gelmiştir) cinsel ihtiyaçlarını da gideren bir aygıt olagelmiştir ve bir nevi içinde yaşadığı komünal yapı tarafından hissizleştirilmiş ve tepki veremez bir konuma sürüklenmiştir bu kadıncağız -madem bol vuruşlu yazı yazıyorum birazcık olsun favori karakterimin içler acısı ahvalini dramatize etme hakkım da olmalı.

Gelelim en başta bahsettiğim “insan doğası gereği kötüdür” konusuna. Meseleyi çok kusursuz ve eksiksiz bir şekilde kavramsal veya zorunlu olarak muhteva ettiği şekilde felsefi bir çözümleme yoluna giderek açıklama gibi bir yol seçmeyeceğim tabi ki de. Ama öncelikle bir şerh düşerek meseleye girmeyi düşünüyorum. İnsan doğası gereği kötüdür dedik tamam ama insan bu kötülük hedesini uygulayabilecek bir nesneye ihtiyaç duymaktadır (nesne derken burada kişinin kendisi dışındaki canlı varlıklar nezdinde insan ve hayvan öznelinde düşünelim konuyu şimdilik). Ha bu demek değildir ki insan doğası gereği nötrdür içinde bulunduğu sosyal yapı onun daha sonra özüne işleyecek bir vasıf kazandırır, alakası yok. İnsanın doğası gereği içinde kötülük vardır diyoruz ama biz buna iki özne arasındaki etkileşimi dışarıdan değerlendiren 3. bir göz olarak tarafları iyi-kötü dikotomisinde ele alıyoruz. Ki meselenin en can alıcı kısmı da bu olsa gerek ki filmde de bu çok güzel anlatılmış zaten. Dışarıdan bir gözle baktığımızda biz tarafları iyi veya kötü olarak tanımlayabilecek bir vasfa sahibiz, tamam burada bir sorun yok zaten. Ama asıl olan filmin sonuna kadar Dogville ahalisinde vücut bulan ama filmin en sonunda tam tersine dönen madalyonla birlikte kötülük eylemi sürekli bir şekilde vuku bulurken eylemi icra eden öznelerin sürekli değişmesidir. Ve buradan da şuraya varıyoruz. Evet insan doğası gereği kötüdür ama bizim dışarıdan üçüncü bir şahıs olarak gözlemci sıfatıyla kötü olarak nitelendirdiğimiz şeylerin kötülüğü bizzat gerçekleştiren özneler tarafından bilinçli bir şekilde mi yapıldığıdır. Daha doğru bir şekilde sormak gerekirse kötülüğü icra eden kişi kötülük yaptığının farkında mıdır? Mesela Dogville’deki nakliyeci -dışarıdan bakınca tiksinç duyduğumuz bir şekilde- yardım ettiği kadına tecavüz ederken kötü bir şey yaptığının bilincinde midir yoksa içinde bulunduğu topluluğa dayanan aidiyet duygusunun verdiği özgüven ve minnetle bir şekilde borcunu mu ödemektedir? Hah şimdi burada şuraya geliyorum kötülük problemi insanın doğası gereği vardır ve aslında uygar insanı iyiye çeviren tüm etkenler modernizmin ona bir şekilde dikte ettiği değerlerdir. Modern insan şık giyimli, iyi görünüşlü, kültürlü ve bakımlı vs. olmak zorunda ama modernizmin dayattığı iyi değerleri kötülüğü bastırabilmiş midir? Tabi ki de hayır! Tam tersine kötülük akıl almaz şekilde kitleselleştirilmiş ve böylelikle algılarımızda normalleştirilmiştir. Dogville ahalisi örneğinde de çok güzel tasvir edildiği gibi kötülük kolektif bir hale getirilerek tüm toplumca normalleştirilmiştir. Grace’e aşık olan ve nispeten sıradan bir Dogville’li olarak niteleyemeyeceğimiz Tom’un bile olanların meşruluğu konusunda bir sorgulamaya gitmemesi bunun en güzel örneğidir. Mesela film boyunca Dogville ahalisinin esas kızımın Grace’e yaptığı namertlikleri izleyip adeta bize yapılırmışçasına öfkelendik, eminim o anlarda hepimizi içten içe bir intikam ateşi sarmıştır. Filmin en sonunda Grace ve babasının o müthiş diyaloglarından sonra Grace’in tüm Dogville ahalisinin öldürülmesini emrettiğinde filmi izleyen herkes eminim “işte olması gereken de buydu, helal olsun be Grace’e!!.” demiştir ve hatta Grace’in “Çocuklu aileler var. Önce anne babalarının gözleri önünde çocukları öldürün” emri ile hepimiz bu intikam duygusunun asaleti karşısında tuz buz olduk. Şimdi bir de başka bir pencereden bakalım olaya. Diyelim ki bu Dogville vakası olduktan 100 sene sonra meseleyi adeta bir lise tarih ders kitabı donukluğunda ve ruhsuzluğunda ele alalım. Elimizde ne var? 

1) Küçük bir mezrada ahali tarafından her türlü insanlık dışı muameleye maruz bırakılmış bir kadın.

2) İçinde sabi sübyanında yer aldığı yaklaşık 20 masum(?) insanı öldüren cevval bir kadın (Grace)

Bu durumda meseleyi ajitatif bir hale büründürmeden somut verilerle hareket ederek yorumlamaya kalkıştığımızda 100 sene sonra bir tarih ders kitabından okuyan birisi Grace denilen kadının çok adi, şerefsiz, kötü, kaka (en azından Dogville ahalisine nispeten) birisi olduğundan şüphe dahi etmeyecektir. Ee ne oldu şimdi diye sorduğunuzu biliyorum. Film esnasında normalde haberi bile kanımızı donduracak bir hadise cereyan ederken hepimiz Grace’e arka çıkarken meselenin edebi ve ajitatif yanı göz ardı edilip bir tarih kitabı edasıyla ele alındığında Grace, Dogville ahalisinden bin kat daha gaddar biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne oldu peki burada? Filmin esas kızı Grace yaptığı kötülükten önce yaşadıklarıyla hepimizi yanına çekti ve adeta film kendi içindeki bir kötülüğü izleyiciler nezdinde kitleselleştirilerek çok cani bir katliamı hepimizin nazarında meşru kıldı.(hepiniz ters köşeye yattınız dimi ibneler hehehe) 

Buraya kadar mesele çok karmaşık ve dağınık gelmiş olabilir, problem yok. İçimizden bir basit örnekle açıklama yolunu tercih edeyim. Mesela Türkiye’nin batısında herhangi bir şehirde yaşayan orta sınıfa mensup ve çevresiyle ilişkileri de gayet iyi giden bir aile babasını düşünün. Bu baba figürünün her ne kadar çevresiyle ilişkileri olağanüstü olacak şekilde iyi olsa bile genel geçer birtakım “ortak düşman/nefret odakları” söz konusu olduğundan firavunvari bir adama dönüşebileceği kuşku götürmez bir gerçek. Sözgelimi Türkiye’de her yelpazeden, fraksiyondan Türk kamuoyunun ortak nefretini çekmede en iyi örnek olarak Pkk’yı verebiliriz diye düşünüyorum. İş bu iyi aile babası her ne kadar harikulade bir sosyal ilişkiler bütünlüğüne sahip olsa bile bu ortak nefret reseptörlerine dokunacak bir mesele hakkında çok çok iyimser bir şekilde ifade etmek gerekirse en iyi ihtimalle “orozpu çocuu pekaka, apo piçini asın ulan asın!” yorumunu yapacak ve bu durum hiç yadırganmayacakken normalde çevresini saran o toplum dediğimiz yapının bir mensubuna benzer sözleri sarf etse belki de bunun bedelini canıyla ödeyecektir. Her şey bir yana figürümüz modern toplumun ondan umduğu şekilde çok iyi bir baba, eş, patron, işadamı, emekçi olabilir ama ne olamayacağı aşikardır ki o da iyi bir insan olamayacağıdır. Burada asıl vurgulamak istediğim de her insan doğası gereği kötüdür önermesinin insanın sosyal bir varlık olarak arz-ı endam etmesi dahilinde geçerli olduğudur. Buraya girecek ne zamanım ne de dermanım kaldı ama örneğin tek başına bir mağarada yaşayan birini düşünürsek bu insan için doğası gereği kötüdür tezi otomatikman geçersiz hale gelecektir, zira kötülük fiilini üzerinde hayata geçirebileceği bir obje söz konusu değildir. Kişi kendi kendisine iyilik veya kötülük olarak tanımlayabileceğimiz bir eylem de gerçekleştiremeyeceğine göre default olarak kötülük probleminin tek bir insan için bir geçerliliği olmayacaktır. Kötücüllüğün kitleselleşmesi ve normalleşmesi kısmına burada nokta koyuyorum belki ilerde bu konuyu daha derli toplu bir şekilde işleyen bir yazı yazarsam editlemeyi de ihmal etmem.

Lise yıllarından kalma klişedir “edebi bir eser her okuyucuya farklı lezzetler sunar” diye. Ama Dogville için bu gerçekten de böyle. Bundan önce yazılmış şeylere şöyle bir göz gezdirdim de birkaç istisna haricinde benim zihnimi meşgul edecek şekilde bir etki yaratmamış çoğu kişide bu film. Pek çok kişi filmi bir anti-hümanizm propagandası olarak nitelemiş. Bu bence hatalı bir değerlendirme zira ortada insanlar birbirini assın kessin herkes tuttuğunu siksin gibi bir durum söz konusu değil. Bilakis Dogville bugüne kadar her ortalamanın üstü seviyede bir entelektüel tartışmanın içinde müzmin olarak kabul etmek zorunda bırakıldığımız hümanist mitosları haksız çıkarması yanı sıra aslında insanlardan oluşan topluma ayna tutuyor. Bugüne kadar idrakimize yerleştirilmiş olan “insanlar iyidir” genellemesini tarumar ettiği için olsa gerek herkes tarafından anti-hümanizm propagandası olarak nitelendirilmiş. Öte yandan filmi “Amerika’yı eleştiriyor be helal olsun yönetmene” şeklinde yorumlayanlara elimden kabul edersiniz ki gülüp geçmekten başka bir şey gelmiyor. Hoş Saving Private Ryan filminin başında ve sonunda dalgalanan ABD bayrakları nedeniyle “bu film baştan aşağı amerikan propagandası yeaa” diyen zihni ishal geçirmişlerin filmi başka şekilde anlamasını beklemek de hata olsa gerek. Filmi bu iki pencere dışından izlerseniz eminim siz de filme ilmek ilmek işlenmiş metafor zenginliği nedeniyle filmden büyük bir haz alacaksınız ki zaten bu yazıyı hiç atlamadan buraya kadar okuduysanız uzun yazı yazma konusunda çok fena bir üşengeçliği olan yazıf sahibine bile bunu yazdırabilecek bir filmi indirmeye çoktan başlamışsınızdır demektir. Ee bu durumda haliyle bana da iyi seyirler dilemekten başka bir şey kalmıyor o zaman.

17 Aralık 2012 Pazartesi

The Unbearable Lightness of Being




Varoluş düşüncesi, hiçbir şey yapamayacağın bir zindana hapsolmaktan değil, istediğin her şeyi yapma gücüne sahip olmana rağmen yapacak hiçbir şey bulamamaktan doğar. Hiçbir şey yapmamak için dayanılmaz bir istek duyabilir insan, yatakta uzanmış Chopin dinlerken, elinde şarap şişesiyle tüm gününü geçirebilir. Bir bağlanma ihtiyacı hisseder bu dönemde insan, kuşkusuz hayatı değiştirecek, bu hissiyatı giderecek olan da sadece bir kadının aşkıdır.

“Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)..."

Tomas güzel bir işi olan, yakışıklı bir adamdır. Ailesinin, ülkesinin, çocuğunun ve tanrının bağımlılığından kurtulmuş, bunları üzerinden sıyırıp atmıştır. Hayatı hemen ertesi gün unutulmak üzere yaşanıp gidiyor ama ırmak akıp gidiyor, ona kalan sadece, bir yük olan bedenini ise seviştiği kadınlarla paylaşarak bu ağırlıktan da kurtuluyordu. Ancak Tomas şunu bilmeli ki; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır. Seviştiği kadınlarda hep bir anlam araması da bu yüzdendir. Sonuçta sevişmek aynı şeyin sonsuz tekrarından başka bir şey değil midir?

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.” Kulağa, ilk duyduğunuzda, hoş gelen bir anlam. Ancak bu yazı da kitabın ve filmin ismi bu anlamdan çok  “Varolmanın Katlanılmaz Hafifliği” olarak geçecektir.

Tomas, Tereza, Sabina ve Franz. Kitabın ve haliyle filmin baş karakterleri. Milan Kundera her ne kadar karakterleri için “her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır.” dese de ne Tomas, ne Tereza, ne Franz ve ne de Sabina inanılması zor karakterler gibi gelmiyor roman boyunca. Zaten romanın üslubuna baktığımızda, karakterlerden çok göze batan, anlatıcı olarak Kundera’nın doğrudan okurla temasa geçtiği kısımlar. Açıkçası benim romanda en sevdiğim kısımlarda buralardı. Nietzsche, Beethoven, Anna Karenina, Kral Oedipus, Stalin’in oğlu Yakov ve Antikomünizm. Bu saydığım kısımların, karakterlerin önüne geçmesi de anlaşılmayacak bir durum değil. Aslında Kundera’nın karakterlerini umursamadığını söyleyebilirim, asıl söylemek istediklerini karakterlerin hikayelerini bölerek ve zamanda atlamalar yaparak anlatıyor. Karakterlerin fikirleri onlardan daha çok Kundera’nın ağzından çıkmış gibi. Maalesef kitapta geçen hikayenin atmosferi, Kundera’nın deneme üslubuna yenik düşmüş. (biraz da çok bilmişlik var bu üslupta) Ancak şunu da belirteyim, Kundera bu üslubu riskli olmasına rağmen oldukça başarılı. (tıpkı Orhan Pamuk gibi) Kendi kitabında da referans verdiği Tolstoy’un Anne Karenina romanına benzer bir üslup bu aslında. Ancak Kundera, Tolstoy gibi hikayeyi anlattıklarına yedirememiş. Tabi artık bir Tolstoy olmadığı için, Kundera’nın bu kitabına günümüz için bir başyapıt desek yanlış olmaz.

Tekrar hikayeye dönelim ve film üzerine biraz konuşalım. Sinema tarihinde ki en kötü fikirlerden biri bu kitabın sinemaya uyarlanmasıdır. Çünkü, yukarıda da söylediğim gibi kitap bir hikayeye odaklanmak çok felsefi bir anlatıma sahip. Haliyle bunu sinemaya taşımak kitabın yarısını çöpe atmak demektir. Belki kitapta olduğu gibi filmde de bir anlatıcının sesi olsa daha iyi olabilirmiş.

“Rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. sadece rastlantı bir şeyler
söyler bize.”

Tomas’ın hikayesinden çok karşımıza çıkan, kitaba da ismini veren Tereza’nın hikayesidir. Tomas’ın hafifliği, Tereza için dayanılmazdır. (ya da katlanılmaz) Küçük rastlantılar, Tereza’yı Tomas’ın hayatına sokacak ve o andan itibaren Tomas’ın hayatı tamamen değişecektir.
    
Başta Tomas ve Tereza’nın hikayesi olmak üzere, Tereza’nın rüyaları, Tomas’ın insan bedeni üzerine düşündükleri, Sabina, Franz, Kral Oedipus, aşk, seks ve kitsch üzerine oldukça yüzeysel değinen film, yukarıda da bahsettiğim Kundera’nın anlattıklarına ve büyük yürüyüşe hiç değinmemiştir.

Yönetmen Philip Kaufman, Jean-Claude Carriere’in yardımına ve Sven Nykvist’in muhteşem sinematografisine rağmen oldukça başarısız. Belki yönetmen olarak Milos Forman ya da Agnieszka Holland daha iyi seçimler olabilirdi. Kuafman o kadar kötü ve soğuk bir atmosfer yaratmış ki Daniel-Day Lewis, Juliette Binoche ve Lena Olin’in oyunculukları göze batıyor. (en başarılı oyuncu kuşkusuz Karenin rolündeki köpek) Özellikle, her ne kadar sevsem de, Juliette Binoche kesinlikle Tereza değil. Ha bi de karakterlerin İngilizce konuşmaları, hem de aksanlı, karın ağrısı!!

Lütfen, filmi izlemeden önce, kitabı okuyunuz. “Einmal ist keinmal” Ve sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamıştır. Bu yüzden kitabı ikinci kez okumanızda yarar var.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Hiroshima mon amour




"Tıpkı aşkta olduğu gibi bir sanı beliriyor insanın içinde, hiç unutamayacağı sanısı, ben de hiç unutamayacağım sanmıştım, Hiroşima'yı bu yüzden… Bir kaç yıl içinde, seni unuttuğum zaman, bu çeşit başka hikayeler geçince başımdan, aşkın unutuluşu olarak anacağım seni. Unutmanın korkunçluğu olarak düşüneceğim bu hikayeyi."

Hafıza, Alan Resnais'nin filmlerinin temel temasını oluşturur. Hiroshima mon Amour filminde de genel olarak hafıza olgusu ve geçmişin geleceğe etkisi ön plandadır. Resnais, dokümanter ve kısa filmlerle başladığı sinema kariyerinin ilk uzun metrajlı olan filmini yine belgesel olarak çekmeği düşünmüş, sonradan uzun metraja karar kılmıştır. 1945’teki nükleer saldırının belgesel görüntülerini, yeniden inşa edilmiş Hiroşima’yı ve müze görüntülerini hikayenin üzerine başarıyla serpiştirmiştir. Aslında filmin bir hikayesi olduğunu söyleyebilmek zor. Hiroshima mon Amour da, bir filmde oynamak üzere Hiroşima’ya gelen Fransız bir aktrisin ve burada yaşayan Japon bir mimarının bir günde yaşadıkları aşkın, savaş ile beraber her ikisinin belleğinde geçmişin geleceğe olan etkisini görürüz. Hiroşima’nın yaşadığı trajediyi, toplu acıyı, ve bu acıyı paylaşan mimara olan aşkı ile beraber, savaşın korkunçluğunu ilişkilendiren kadın, Nevers adındaki Fransız kasabasında savaşın getirdiği başka acılarla dolu geçmişini hatırlar. Hafıza denen şeyin ne kadar can acıttığını bir kere daha hatırlatan film, kadının yaşadıkları ile Hiroşima'da olanlar arasında koşut bir anlatım vardır. Kadının geçmişini unutamayışı, yeniden oluşturmaya çalışması ve kaybedilen değerler.

Resnais’nin bu filminde Fransa’nın önemli düşünürlerinden Henri Bergson ile yazar Marcel Proust’un etkilerini açıkça görüyoruz. Ancak filmi asıl başarıya ulaştıran etken, senarist Marguerite Duras ile Alain Resnais arasındaki düşünsel uyumdur. Duras’nın en önemli kitabı olan L’amant’ın sinema uyarlamasının neden Hiroshima mon Amour’un gerisinde kaldığı da burada ortaya çıkıyor.


Fransa’nın o dönemde, sömürgesi durumunda bulunan Vietnam’da doğan Duras, kitaplarındaki hikayelerini de burada yaşadığı olaylardan esinlenerek yazmıştır. Her iki kitabı da bu çerçevede ortaya çıkmıştır. Resnais, Fransız Yeni Dalga akımının üyelerinden biri olarak bilinse de sinema kariyerine başladığında geleneksel anlayışın dışında eserler vermiştir. Duras’da yazarlık serüvenine başladığında hiçbir akımla özdeşleştirilemeyecek ölçüde kişisel eserler yaratmıştır. Duras’nın eserleri, hafıza olgusuna ve geçmişin geleceğe olan etkisine karşı kaygılı bir duruş içerir. Resnais, Duras’nın eserini doğal ve şiirsel bir ustalıkla sinemaya uyarlarken, Jean-Jacques Annaud, L’amant ile bunu başaramamıştır.

Duras, Fransız sinemasının etkin isimlerinden biridir, çünkü sadece senarist değil aynı zamanda yönetmendir de. Tam 19 kısa ve uzun metrajlı filmi vardır. L’amant’ı izlediğinde filmi beğenmemiş ve bu benim kitabım olamaz demiş. Gerçektende Annaud, kitabın derinine inememiş, oldukça yüzeysel bir film yaratmıştır. Yine de Annaud’a tamamen haksızlık etmemek gerek. Duras “yaşamımın bir öyküsü yok” der, bu eserleri içinde geçerli. Eserlerinde öykü, öncesinde ya da sonrasında yer alan başka görüntüler, çekilmiş ya da çekilmemiş başka resimler arasında bağlantı kurarak, dağınık olarak anlatılır.

Son bir nokta daha. Artık iyice nefret eder hale geldim bu durumdan. Yazar Fransız, öykü Fransızca, yer Vietnam ve üstelik filmin adı da Fransızca olmasına rağmen Annaud’un L’amant’ın da geçen diyaloglar İngilizce. Gerçekten katlanılır gibi değil. Bu yüzden kitabın ruhunu yakalayamıyorsunuz. Filmin başarılı bulduğum tek yanı ise sinematografisi. Annaud kitapta geçen erotik sahneleri daha başarılı çekmek için, Robert Fraisse ile çalışmış. Hakkını vermek gerek erotik sahneler oldukça başarılıydı. Bu başarı da Fraisse’yi üçüncü sınıf erotik filmlerden daha yukarıya taşımıştır.

18 Kasım 2012 Pazar

Ordet

Søren Kierkegaard


“Ben dünyanın ışığıyım, ama karanlık bunu anlayamadı. Kendi içime ulaştım ama, içim beni kabul etmedi.”

Johannes de silentio, Soren Kierkegaard’ın, Korku ve Titreme kitabında kullandığı mahlasıdır. Filmde var olan Johannes karakteri ise, ilahiyat eğitimi aldıktan sonra, Tanrı düşüncesi üzerine kendini fazla verdiğinden dolayı aklını yitiren ve kendini İsa sanan bir karakterdir. Johannes karakteri filmde İsa’nın bir izdüşümüdür ancak Kierkegaard ile de biyografik benzerlikler taşır. Kierkegaard gibi Danimarkalı olan yönetmen Carl Theodor Dreyer’in bu filminde yalnızca Johannes karakterinde değil, filmin tamamında Kierkegaard’an etkilenmeler görüyoruz.

Dreyer, kamerasını çok az hareket ettiren bir yönetmendir. Oyuncuların donuk bir tonlamayla konuştuğu, yavaş ve sükunet içinde akan olaylar ile seyredilmesi zor filmler yaratmıştır. Ancak bu donukluğun arkasında, yoğun duygular ve güçlü bir inanç vardır. Bu nedenle Ingmar Bergman ve Lars von Trier başta olmak üzere bir çok yönetmeni etkilemiştir.

Ancak Dreyer, Bergman ve Trier gibi inancını kaybetmiş biri değil tam tersine, filmlerinde inancın sınırlarını zorlayan bir yönetmendir. Ordet’te, Kierkegaard felsefesi ve Dreyer’in inancı çerçevesinde hareket eden bir filmdir.

Ordet, 1925 Danimarka’sının bir köyünde Borgen ailesi üzerinde geçiyor. Morten Borgen Tanrı’ya inanan yaşlı bir adam, büyük oğlu Mikkel Borgen iyi kalpli fakat Tanrı’ya inancı olmayan bir karakter, ortancası Johannes ilahiyat eğitimi aldıktan sonra, Tanrı düşüncesi üzerine kendini fazla verdiğinden dolayı aklını yitiren ve kendini İsa sanan bir karakter, küçük oğlu Anders genç ve komşuları terzi Petersen’in kızı Anne ile evlenmeyi isteyen bir karakter ve son olarak, Mikkel’in karısı Inger, herkesin üstüne titreyen ve ailedekilerin üzülmesini istemeyen bir karakterdir. Film Borgen ailesinin komşusu olan Peter’in, kızının, onların inançlarıyla aynı ölçüde Tanrı’ya inanmadıklarını düşündüğü için Anders'le evlenmesine izin vermemesinden sonra, inananların arasında nasıl bir inanç ayrımı olabileceği ve yine inananların Tanrı’ya tüm varlıklarıyla birlikte inanıp inanmadıkları gibi konuların üzerine gidiyor.


“Kim iman olmaksızın tanrıyı severse kendisini yansıtır, kim tanrıyı severse tanrıyı yansıtır.”

Burada Johannes karakteri üzerine biraz değinelim. Baba Morten evinde bir rahibin olmasını istediği için Johannes’i dini öğretilerle büyütür. (Kierkeegard’ın aşırı bağnaz olan babası gibi) Sonunda bu dini öğretiler onun aklını alır ve Johannes gerçeklikten tamamen kopar. Fakat bunun kazanımı, onu istediği şeyi kendi içselliğinde sonsuza kadar yaşatabilme imkanı vermiştir. Bu dünyadan çekilir ama sonsuzlukta yaşamaya devam eder. Teslimiyet, kişinin en çok sevdiği ümitlerini, o ümit ettiği şeyin erişilemez olduğunu gördüğünde terk etmesidir. Ancak bu bir terk değil, feragat etme eylemidir. Bunun içinde çok güçlü bir duyguya ihtiyaç vardır, bu da kuşkusuz iman’dır. Johannes sıçrayışı gerçekleştirmiştir.

Kieergaard’ın kitabına ilham olan, İbrahim’in yolculuğu bu noktada ortaya çıkar. Korku ve Titreme’nin merkezinde, İbrahim’i anlayabilmek yer alır. İbrahim’i nasıl anlayabiliriz? İbrahim’in tam bir asır sonra, 100 yaşındayken bir mucize eseri sahip olduğu, canından bile çok sevdiği oğlunu öldürmek üzere hançerini kaldırmasına sebep olan inancını nasıl anlayabiliriz? Kierkeegard’ın merkezine aldığı bu hikayeyi Dreyer İbrahim üzerinden değil, İsa üzerinden giderek ele alıyor. Dreyer, baba Morten’i bu nokta da İbrahim’in İshak ile girdiği gibi bir sınava sokuyor. İman, kişinin ancak en değerli bulduğu, onsuz yaşayamayacağı şeyi kaybetmeyi göze alıp almadığında ortaya çıkar. Sonuçta iman, acıdan doğar.

İbrahim’in İshak’ı kurban etmeye hazırlandığı bir noktada olduğu gibi filmde de mucize, ne erken ne de geç, tam gerektiği anda gerçekleşir. Inger’in ölümü ile beraber, yollarını kaybetmiş olan Morten ve Peter, tekrar gerçek imanın yoluna girerken, mucize ile beraber Mikkel’de sıçrayışı gerçekleştirir ve Tanrı’sına kavuşarak, inancını bulur.

Korku ve Titreme üzerine güzel bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Hemen hemen aynı konular üzerinde duran Tarkovskiy'nin Offret'ini de izleyebilirsiniz.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Il grande silenzio




Dize kadar kar, fırtına, soğuk, karanlık bir atmosfer ve şaşırtıcı bir son. Il Grande Silenzio izlediğimiz diğer western türlerinden oldukça farklı bir film.

1960lı yıllarda bir grup hevesli İtalyan yönetmen özendikleri Amerikan Kovboy filmlerinden öykünerek filmler yapmaya başlamış, düşük bütçeleri nedeniyle küçümsenmiş ve bu nedenle adlarına Spagetti Western denmiştir. Ancak 1964e geldiğimizde Sergio Leone, Akira Kurosawa’nın da “desteğiyle” Bir Avuç Dolar’ı çektiğinde beklenmedik maddi ve manevi bir başarı yakalamış ve Spagetti Western artık görmesi gereken saygıya ulaşmıştır.

Bu dönemde Sergio Leone benimde sevdiğim, çok iyi filmler yaratmış hem Spagetti Western türünün hem de kendinin adının dünya çapında duyulmasını sağlamıştı. Leone o dönem bu kadar popüler olmasına rağmen, onun açtığı yolda Leone kadar olmasa da başka bir yönetmen daha başarılı işlere imza atıyordu. Sergio Corbucci.

Oldukça farklı türlerde filmlere sahip olan Corbucci, Leone ile yükselen Spagetti Western furyasına ilgisiz kalmamış ve kendisinde en çok bilinen filmlerini 60lı yıllarda çekmiştir. Django ile beraber yükselişe geçen Corbucci, İl Grande Silenzio ile beraber Spagetti Western türüne farklı bir soluk getirmiştir.

Western filmlerinin çoğunda kanundan kaçanları yakalamak için ödül avcıları vardır. Bu türde genellikle iyilerin yanlarında görmeye alıştığımız ödül avcıları (bkz: Clint Eastwood) bu sefer haydutları öldüren güzel insanlar olarak değil kanunu kendileri çizmeye çalışan çıkarcı adamlar olarak gösterilmişlerdir. Haydutlar ise açlıktan ölmemek için hırsızlık yapmak gibi masumane suçlar işleyenler olarak gösterilmiştir. Olayların geçtiği Snowhill kasabasında kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna karar verebilecek bir otoritede olmadığı için Westernlerde görmeye alıştığımız üzere peynir ekmek gibi insan ölmektedir. Bu yüzden kasabaya bir şerif atanır ve olaylar alevlenmeye başlar.

Şerif kasabaya giderken, haydutlar tarafından atı yenmek için çalınır ve soğuktan donmak üzereyken posta arabasına denk gelir. Şansa bakın ki arabada filmin can karakterleri ödül avcısı Tigrero ve intikam almak için Snowhill’e giden Silence ile karşılaşır. Bu noktadan sonra bu üçlü arasında gerilim giderek artacaktır.

Peki bu üçlü arasında nasıl bir ilişki vardır. Tigrero bir ödül avcısıdır.  Soğukkanlı, geveze, yılışık ve fazlasıyla acımazsız biridir. Silence ise babası ödül avcıları tarafında öldürülmüş, kendiside bu yüzden konuş(a)mayan dingin ve alışık olduğumuz üzere cool bir karakterdir. Silence ağzı yerine silahını konuşturur!! Şerif ise tam bir saf, ne yapacağını tam olarak bilemeyen bir karakterdir ve oyundan da bu yüzden çabuk düşer. Bir süre sonra yaşanan olaylardan dolayı Silence, Tigrero’yu öldürmek zorunda kalacak ancak bu hiç de beklediği gibi olmayacaktır.

Filmin iki başrol oyuncusuna değinecek olursak. Silence karakterini canlandıran, Jean-Louis Trintignant en büyük Fransız aktörlerden biridir. Bir İtalyan Spagetti Westerninde oynamayı ancak İtalyanca konuşmamak şartıyla kabul eder Trintignant (ki zaten İtalyanca bilmemektedir) Bu yüzden senaryo da buna göre düzenlenir. Gayet yakışıklı ve karizmatik haliyle yine başarılı bir rol çıkaran Trintignant Western tarihinin en başarılı karakterlerinden birine can verir. Buna rağmen filmde asıl ön plana çıkan karakter Tigrero olmuştur. Klaus Kinski, kıyafetleri, duruşu, bakışı, altın sarısı saçlarıyla Silence karakterini bile aşar ve kötünün de kötüsü bir karakter olmasına rağmen karizmasıyla bizleri etkilemeyi elbette başarır.

Bir western filmindeki en önemli noktalardan biride filmin adıdır. İl Grande Silenzio hem adı, hem Tarantino’yu bile etkileyen yönetmeni hem harika oyuncuları hem de yine Ennio Morricone’nin harika müzikleriyle karanlık ve farklı bir deneyim için izlenmeyi bekliyor.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Tanin no kao




“Kendi kendime milyonlarca kere yalnızca bir deri tabakası, bir yüzey dedim. Ama şimdi bundan o kadar da emin değilim. Yüzümüz, ruhumuza açılan bir kapı. Yüz kapandığında ruh da kapanıyor. İçeri kimse giremez oluyor. Ruh çürümeye terk ediliyor, bozulup harabeye dönüşüyor.”

Mr. Okuyama bir iş kazası sonucu yüzünün tamamını yanarak kaybeder ve yüzünü tamamen sargıyla kapatmadan toplum içine çıkamaz olur. Karısı, iş arkadaşları ellerinde olmadan Okuyama’nın bu durumunda rahatsız olurlar. Çünkü sargıyla yaşamaya başladığı andan itibaren farklı bir insan olmuştur.
  
“Yüzü olmayan bir adam sadece karanlığın dünyaya egemen olduğu zaman, kendini özgür hisseder.”

Neyse ki Okuyama’nın psikiyatr ve aynı zamanda doktor olan arkadaşı ona bir maske yapmayı teklif eder ve olaylar başlar. Okuyama’nın yeni maskesiyle en büyük amacı, karısı elde etmek ve onu kıskandırmaktır.

Maskeyi yapan doktor - aynı zamanda rastlantıya bakın ki psikiyatr - yeni yüzüyle beraber değişen ruh durumu üzerine Okuyama’yla tartışmaya başlar. Yeni bir kıyafet bile bir insanı değiştirebilirken, yeni bir yüz insana neler yapmaz! Okuyama tersini savunsa da, doktor durumun tehlikeli olabileceğini düşünmeye başlar. Çünkü maske sadece Okuyama’ya değil doktora da sahip olmaya başlamıştır.

“Eğer korkularım doğru çıkarsa bunun gibi maskeler insanın tüm erdemini yok edebilir. Bir düşünelim: İsim, sosyal konum, meslek gibi etiketlerin ne olduğu artık fark etmez. Hepimiz birbirimize karşı tam olarak yabancı oluruz. Daimi yalnızlık, normal durumumuz haline gelir. Çağımızın hastalığı yalnızlıktan artık utanmamıza gerek kalmaz.”

Yönetmen Hiroshi Teshigahara bize Okuyama’nın hikayesi ile beraber araya parça parça koyulmuş Nagazaki patlamasından sonra yüzünün yarısı yaralanmış bir kızın da hikayesini de anlatarak, savaş sonrası Japonya’sının siyasi ve toplumsal sorunlarına değiniyor.

Teshigahara, farklı okumalara da açık bu filminde, Les yeux sans visage ve La Jetee gibi filmlerden aldığı referanslar ile beraber Japonya sokaklarını birleştirerek harika bir atmosfer yakalıyor. Japon klasikleri arasında üst yerlerde bulunan The Face of Another, size farklı bir lezzet sunmak için izlemenizi bekliyor.

31 Ağustos 2012 Cuma

Idi i smotri



 
"Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?" Cesare Pavese.

“Savaşın sonunu sadece ölüler görür.” Platon.

Film, iki çocuğun Belarus’ta kırsal bir alanda silah araması ile başlar. Polonya sınırı yakınlarında Naziler ile çatışan Partizanlara katılmak için silah bulmak zorunda olan Florya, aradığına ulaşır ve köyünü terk ederek Partizanlara katılır. Bir süre kampta vakit geçirdikten sonra acemi olduğuna karar verilir ve geride bırakılır. Kampta tanıştığı Glasha ile köyüne dönmeye karar verir ancak artık hiçbir şey bıraktığı gibi değildir.

Florya, film boyunca bir karabasana tutulmuş gibi dolaşır. Gördüğü ve yaşadığı olaylar yüzünden hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpranmaya başlar. Yönetmen Elem Klimov savaşın acımasızlığı öyle bir anlatır ki Florya kadar sizde gördüklerinizden sarsılırsınız. Klimov filmi Florya’nın kişiliği üzerinden değil, başından geçen serüvenlerin ve bulunduğu yerlerin çeşitliliği ile yoğunlaştırarak anlatır. Klimov’un sinemasında savaş acımasız ve sinirleri bozan bir gerçekçiliğe dayanır. Belki de bu yüzden filmin adı “ Gel ve Gör ”dür.

Film, senaryosunu da yazan Ales Adamovich'in başından geçenlere dayanan gerçek olaylardır. Bir savaş filmi ne kadar tarafsız olabilirse, bu filmde o kadar tarafsızdır. Ancak filmde kazanan yoktur. Zalim olanla savaşan da aynı oranda zalimleşir. Hayatta kalmanın çok zor olduğunu bu savaşta, yalnızca ölüm, vahşet, rastlantısallık ve mağlubiyet vardır. Öyle ki gerçekte de 15 milyondan fazla Rus askeri, 10 milyondan fazla da Alman askeri bu savaşlar sonunda ölmüştür.

Tüm bu anlatılanların yanında Klimov gerçekçiliğin yanında sürrealist yöntemlere de başvurur. Özellikle filmin birinci bölümde Tarkovski’nin elinden çıkmış gibi duran düşsel bölümler yer alır. Zaten film Tarkovski’nin de kullandığı Sovyetler Birliği’nin ve aynı zamanda Avrupa'nın da en büyük ve eski film stüdyolarından biri olan Mosfilm Stüdyosunda çekilmiştir.

23 Ağustos 2012 Perşembe

La haine



“Sonsuzluğa geçebileceğim büyük bir tramplen adımı atabilirim, sırtım ip cambazların ki gibi çocukluğumda büküldü, bu nedenle bu adımı atmak benim için kolay değil. Bir, iki, üç, var oluş içinde baş aşağı gidebilirim; ancak bir sonrası benim ilerimde, ben mucizeyi gerçekleştiremem, yalnızca mucizeyi hayrette kalabilirim.” Soren Kierkegaard

“Bu, elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesi. Adam kendini rahatlatmak için, sürekli şöyle diyormuş: "Buraya kadar her şey yolunda." Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”

Binanın tepesinden aşağı doğru düşüyoruz. Kaç yıl oldu. Yaşamının kaçıncı katındasın. Varoluş içinde baş aşağı gidiyoruz, ancak önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.

La Haine, Paris’in gettolarında yaşayan bir Kuzey Afrikalı çocuğun polis tarafından öldürülmesi ile başlayan olaylarda, bir polisin silahını kaybetmesi ile başlar. Bir günü anlatan filmde bu silahı bulan Vinz ve arkadaşları Said ile Hubert’in hikayesini izliyoruz. Fransa’da yaşanan toplumsal olaylara dayanan film, aynı zamanda evrensel bir dile sahip. Tüm bu yaşanan olayların yanında yönetmen Mathieu Kassovitz varoluş üzerine bir şeyler söylemekten geri kalmaz.

Çehov’un meşhur “tiyatroda asılı duran tüfek” metaforu nedeniyle Vinz’in tüm film boyunca elinde gezdirdiği silahın ne zaman patlayacağını merak ediyoruz. Vinz, Said ve Hubert aslında film boyunca binanın tepesinden düşmektedirler ve silahın patladığı an onların yere çarptıkları an olacaktır.

Filmin süresi nispeten kısa olmasına rağmen, Kassovitz’in başarılı kamera yönetimi ile beraber toplumdan uzaklaşma/ötekileşme üzerine tuvaletteki amcanın anlattığı hikaye başta olmak üzere bir çok ilginç ve güzel ayrıntı filmde mevcut.

17 Ağustos 2012 Cuma

Oslo, 31. August



Joachim Trier’in kariyerinde şu ana kadar iki kısa ve iki uzun metrajlı film yer almakta. Sadece bunlardan birini izlemem, bir Joachim Trier hayranı olmama yetti.

Cléo de 5 à 7 filmini izleyenleriniz varsa bilirler, Cleo filmde bir kanser hastasıdır, ölümü hissetmeye başlar. Ünlü bir şarkıcıdır, çok güzeldir öyle ki sokakta yürüdüğünde herkes ona bakmaktadır. Bir şapka dükkanına gider ve bütün şapkaları dener, hangi şapkayı denerse denesin güzel göründüğünden emin olmak ister ve her denediği şapka onu daha güzel göstermektedir. Nafile, bunlar onu avutmamaktadır, onun her zamankinden daha fazla desteğe ihtiyacı vardır. Filmde olaylar iki saatte gerçekleşir ve Cleo filmin sonunda aradığı desteği hiç tanımadığı bir adamda bulur.

Oslo, 31. August filminde ise olaylar 30 Ağustos sabahı başlar ve 31 Ağustos sabahı biter. Bu süre boyunca Anders de bir avuntu, bir destek arar, onu hayata bağlayacak bir şey. Ancak Anders’i bekleyen son Cleo’nunkinden farklıdır.

"İnsan kendini yok etmek istiyorsa, toplum bunu yapmasına izin vermeli."

Film, başlangıcından itibaren sadece Anders de olmayan, filmin genel havasına yayılmış, bir varoluşçu düzlemde devam ediyor. Anders bir uyuşturucu bağımlısıdır ve bir rehabilitasyon merkezinde tedavi görmektedir. Rehabilitasyon merkezinde gerçekleşen toplantıda geçen konuşmalar, uyuşturucu kullanan bu insanların aslında hayatta bağlanacak başka bir şeyleri olmadığını ve bağlanma ihtiyacını giderecekleri bir şeylere ihtiyaç duyduklarını anlıyoruz.

Olayların gerçekleştiği 30 Ağustos sabahı Anders iş görüşmesi için Oslo’ya gider. Oslo’ya gitmesi ile beraber yaşanan olaylar Anders’in neden bu durumda olduğunu daha iyi anlamamızı sağlar. Aslında bu film Anders’in olduğu kadar Oslo’nun da filmidir. Anders’in varoluşçu yaşamına odaklanırken Trier, Oslo’nun güzelliklerini de yansıtmaktan geri kalmaz.

Anders’in Thomas’la yaptığı yürüyüş ve kafede geçen sahneler Fransız Yeni Dalga ve M. Antonioni filmlerinden çıkmış gibi görünüyor. Bunun yanında olaylar yaz mevsiminde geçmesine rağmen soğuk İskandinav atmosferi filmi daha başarılı kılıyor.

Filmle ilgili yazılacak o kadar çok şey var ki ama içimden gelmiyor. Film hakkında daha fazla okumak istiyorsanız, bunlara bakabilirsiniz.


14 Ağustos 2012 Salı

The Oxford Murders


 
Konuşulamayan ve üzerine mantık yürütülemeyen konularda susulmalıdır!"

Hayatım boyunca hep matematik oyunları yapmak istemişimdir. Çözümü sayfalarca süren matematik hesapları içerisinde boğulmak. Ama hiçbir zaman istediğim düzeyde matematik zekaya sahip olamadım. Gerçi üniversitede iken Matematiksel İktisat adında bir ders için çözümleri yaklaşık altı sayfa süren sorular çözmüştüm ama onlarda mantık çerçevesinde değil tamamen ezbere dayanan çözümlerdi. Bu yüzdendir ki borsa, finans gibi iş alanları okuduğum bölümle ilgili olsa da herhangi bir mühendislik bölümü bitiren biri benden daha avantajlı oluyor.

Pi, A Beautiful Mind, Zodiac tarzı filmlerde karakterlerin filmdeki olayları rakamlar ve semboller ile çözmeye çalışmaları hep hoşuma gitmiştir. The Oxford Murders bu saydığım filmler kadar başarılı olmasa da istenilen havaya biraz da olsa yakalıyor.

Sinefiller yönetmen Alex de Iglesia’yı The Day of the Beast filminden bilirler. Açıkçası benimde izlediğim tek filmi bu. Bu filme göre The Oxford Murders oldukça vasat. Bu yüzden bu filmden önce, Alex de Iglesia’yı tanımak için birkaç erken dönem filmini izlemenizde yarar var.

“Mantıkta hiçbir şey rastlantısal değildir: Şey, olgu bağlamında yer alabiliyorsa, olgu bağlamının olanağının şeyde zaten önceden ayırt edilmiş olması gerekir.”

Açıkçası söylemem gerekirse, filmi, Ludwig Wittgenstein adının geçtiğini öğrendiğimde izlemeye karar verdim. Filmin başlangıç sahnesi de Wittgenstein üzerine yaşanan bir olay ile açılıyor. Daha sonra 1993 Oxford’una geçiş yapılıyor. Martin (Elijah Wood) hazırladığı bir tezde kendisine yardımcı olması için Oxford’a ünlü profesör Arthur Seldom’ın (John Hurt) yanına gitmeye karar verir. Bu açıdan bakıldığında filmin temel hikayesi ile Wittgenstein’ın hayatı arasında benzerlikler başlıyor. Wittgenstein daha önce kitaplarını okuyup hayranı olduğu filozof Betrand Russell’ın yanına Cambridge’a gitmeye karar verir. Hem Wittgenstein hem de Martin kısa bir süre sonra etkilendikleri profesörlerin seviyesine ulaşmayı başarırlar. Wittgenstein gibi Martin’in de kız arkadaşı olur ama ikisinin de bir süre sonra homoseksüel olduğu anlaşılır.

Yukarıda bahsettiğim filmin giriş kısmı oldukça başarılı ancak gelişme ve sonuç bölümlerinde senaryo zayıflamaya ve kurgu tatmin etmemeye başlıyor. Başarılı tartışmalar ve göndermeler bulunmasına rağmen iyi bir senaryo olabilecekken olmamış, kötü anlatımlar, kopuk diyaloglar ve alakasız konular ile hep bir şekilde eksik kalmış bir film ortaya çıkmış. Yönetmenlik ve sinematografi başarılı iken konunun yanında oyunculuklarda yetersiz kalmış. Velhasıl tüm bunlara rağmen, matematik seriler ve formüller ile olayları çözmeye çalışmak ve Wittgenstein ile beraber diğer felsefe ve matematik dünyasında ki dahilerin adlarını duymak hoştu.

Filmde bahsi geçen kitaptan birkaç bölüm okumak isteyenler buraya bakabilirler.

Bu videoda da, Solist Numminen, filmde de bahsedilen Ludwig Wittgenstein’ın ‘Tractacus Logico-Philosophicus’ adlı kitabından parçalar söylüyor. Kitabın kendisi kadar ilgi çekici. 

5 Ağustos 2012 Pazar

Sideways


 
Film, orta yaşlı bir şarap sever ve başarısız roman yazarı Miles ile Miles’ın en iyi arkadaşı olmasına rağmen, birbirlerine hiç benzemeyen, Jack’in hikayesini konu alıyor. İki arkadaş filmin hemen başında yolculuğa çıkarlar. Jack evlenecektir ve Miles’in arkadaşını evlenmeden önceki son haftasında şarap diyarı Kaliforniya’da yolculuğa çıkarmaktadır. Yol boyunca bize hoş diyaloglar ve güzel şarap kokuları eşlik edecektir.

Miles, Jack’e şaraplar hakkında bilgiler vermek isterken, Jack’in aklı hep evlenmeden önce yapacağı son çapkınlıklardadır. Çok geçmeden amacına ulaşır. Ancak olaylar gelişir ve işler sarpa sarar.

Şaraplar üzerinden metaforlarla hayata odaklanan filmin amacı insanların zaaflarını gözler önüne sermek. Bunu yaparken naif ve gerçek güzelliği es geçmeden, küçük mahremiyet anları ile tamamlıyor. Filmin çok sevilmesinin en büyük nedeni de bu. Miles ve Jack ne kadar birbirlerine benzemeseler de seyirci her ikisinden de kendinden bir şeyler bulabiliyor.

Diğer filmlerinde de aynı güzelliği yakalayan Alexander Payne, abartıya kaçmadan filmi harika dengeliyor. Oyuncularında göz alıcı performansları ile şarap tadımı üzerine sürükleyici ve eğlenceli bir film ortaya çıkıyor.

Başarılı dört oyuncunun yanında, filmin ön plana çıkan oyuncusu elbette şarap oluyor. Film boyunca şarap içtiğinizi ve şarabın kokusunu aldığınızı hissediyorsunuz. Filmden daha büyük tat almak istiyorsanız kesinlikle izlerken yanınızda şarap bulundurun. Sonra benim gibi olsa da içsek demek durumunda kalmayın.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution



- Dininiz nedir?
- Vicdanın aracısız iletilerine inanırım.

Lemmy Caution şehir ya da gezegen olan Alphaville’de arabası Ford Galaxie ile gezinmektedir. Elbette o bir ajandır ve gizli görevleri bulunmaktadır. Kendisini bu gezegende Ivan Johnson takma adı ile bir gazeteci olarak tanıtır ve fotoğraf makinesiyle deliller oluşturmaya çalışır.

Lemmy Caution’ın görevi nedir, Alphaville’de ne yapmaktadır, nereden gelmektedir? Oldukça karmaşık bir yapıya sahip bu filmi, anlayabilmek oldukça zor. Üstüne bir de alışık olduğumuz hiçbir bilim kurgu filmine benzememektedir. Tüm bunlarla beraber Godard kendi estetiği ile bir bilim kurgu yaratmakta ve bize de farklı bir deneyim sunmaktadır.

Lemmy daha otele adımını attığı anda çok farklı bir dünyada bulunduğunu fark eder. Alphaville duyguların yer almadığı, kelimelerin anlamlarının yok edildiği, her şeyin matematiksel bir mantığa dayandığı bir yerdir. (bkz: Den Brysomme Mannen, Equilibrium) Lemmy Alphaville’in yaratıcısı olan Profesör Von Braun’u bulmalı (ya da öldürmeli) ve alpha 60’ı yok etmelidir. Buraya kadar oldukça sci-fi görünen film Lemmy’nin Von Braun’un kızı Natacha ile karşılaşması ile konu dışına çıkar. Lemmy ve Natacha bir otel odasında dakikalarca oturup tartışır. Godard bir sci-fi yaratmaya çalışırken, sohbet sinemasından da ödün vermez.

Truffaut ile beraber film-noir hayranı olan Godard, Hollywood bilim kurgu türlerinin aksine, kara film estetiği ile beraber, popüler kültür ve uyuşturulmuş toplum göndermeleri yapmayı ihmal etmez. Meşşşhuurr, cümlesinde söylediği gibi, Alphaville’de artık sadece iletişim araçları vardır, iletişimin kendisi yoktur.

Neyse ki Alphaville’in dışından gelen bir yabancı değişimi tetikler ve duyguların kelimelerden önemli olduğunu gösterir. Kelimeleri yok etmekle duyguları yok edemezsiniz. Lemmy’in bu açıdan en önemli kozu elbette aşktır.

Pahalı dekorlar, özel efektler gibi temel bilim kurgu öğeleri olmamasına rağmen, havuzda gerçekleştirilen idamlar, boğuk sesler çıkaran ve insanları sorguya çeken bilgisayarların yanında modern otel lobileri, neon tabelalarla, gerçek Paris manzaralarının yer aldığı, Blade Runner, Brazil gibi filmlere ilham olan bu gerçeküstü ve fütürist filmi izlemelisiniz.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Total Recall




Arnold Schwarzenegger (Quaid) sıradan bir vatandaştır. Ancak onun sıradan bir vatandaş olması elbette Mars ile alakalı hayaller kurmasına ve über kaslı olmasına engel değildir. Mars ile alakalı rüyalar gören Arnold için Mars artık bir tutku haline gelmiştir. Sıradan bir vatandaş olan über kaslının karısı Sharon Stone (Lori) ise onun bu tutkularını ciddiye almamaktadır. Buna rağmen bir gün Mars’a yolculuk simülasyonu gerçekleştiren ve sanal bir gerçeklik sağlayan bir makinenin reklamını gören Arnold için artık tutkularını gerçekleştirme zamanı gelmiştir.

Arnold makineye bağlanır ancak hafızasında bir problem vardır, beyni bu yolculuğu kabul etmez ve olaylar başlar. Hayatındaki her şeyi değişen Arnold, dünyada bir dizi aksiyon yaşadıktan sonra hayalini kurduğu Mars’a yolculuğunu gerçekleştirir ve süpersonik maceralar başlar.

Türündeki birçok filmden ilham alan film, türündeki birçok filme de ilham olmuştur. Arnold hayal mi gerçek mi olduğunu anlayamadığı bir haldeyken, ona önerilen ve bir rüyada olduğunun ve bu rüyadan kurtulup gerçek hayata dönmek istiyorsa kırmızı hapı yutması gerektiği söylenir. (Bkz: Matrix) Bunun yanında Arnold filmin sonunda Inception’a da göz kırpmayı unutmaz.

Total Recall, bilim kurgu filmlerinin en çok beslendiği yazarlardan olan Philip K. Dick’in "We Can Remember İt For You Wholesale" adlı öyküsünden uyarlanan, özel efektler ve şiddet dolu sahnelerle insanın gözlerini ayıramadan izlediği bir film. Film, uzun bir yapım aşamasından sonra yönetmenliği eline alan Paul Verhoeven ve yer yer gülmemize de neden olan Arnold Schwarzenegger’in katkıları ile daha eğlenceli bir hal alıyor.

Film uzun ve karışık bir yapım aşamasına sahip. Yönetmen olarak Richard Rush, Bruce Beresford, David Cronenberg, Lewis Teague, Quaid rolu için Patrick Swayze, Christopher Reeve, Jeff Bridges, Matthew Broderick, Richard Dreyfuss, William Hurt ve yapımcı olarak da bir bu kadar daha ismin adı geçmiş. Sonunda filmin finansmanını sağlayan Arnold olmuş, her ne kadar rol için o düşünülmese bile kendisi, kendini bu role uygun görmüştür.

Bu arada filmin yeniden çekilen yapımında sevdiğim aktörlerden biri olan Colin Farrell yer alsa bile Arnold’un filmi kadar eğlenceli olacağını düşünmüyorum.

6 Temmuz 2012 Cuma

A Woman Under the Influence



Milyonlarca kadının hayalini kurduğu türden bir ev, herkesin sahip olmak isteyebileceği, uslu, aklı başında çocuklar ve karısını seven, anlayışlı sayılabilecek bir koca. Dışarıdan bakıldığında mutlu denilebilecek bir ortam. Ancak bir şeyler ters gitmektedir.

Mabel, bir ev kadınıdır ve ondan yapılması beklenen şeyler vardır. Ancak Mabel için durum çok farklıdır. Çevresindekiler onun bu durumundan şaşkındırlar ve ne yapacaklarını bilemezler. Mabel çocuklarıyla çocuk olmayı başarır ama maalesef çevresindekilere de bir çocuk gibi davranmaya devam etmesi içinde bulunduğu durumun basit bir örneğidir. İlk bakışta Mabel’in bu durumu, kadınları ev işlerine ve çocukların bakımına mahkum eden bir düzen eleştirisi, bir feminist hal olarak görülebilir. Ancak filmin farklı bir boyutu vardır, o da karısının bu durumuna bir türlü bir çözüm bulamayan Nick’in ruhet-i haliyesidir.

Nick ve çevresi sürekli Mabel’in içinde bulunduğu durum için çözüm arayışındadır. Filmin başındaki Mabel, belki yaşadığı zorluklardan dolayı dengesi yitirmiş olabilir, ancak onun bu hali, çevresinden gelen müdahaleler ve duyulan endişelerden sonra daha travmatik sonuçlar doğurmaya başlamıştır. En sonunda Nick, karısını bir psikiyatri kliniğine gönderir ve ‘iyileşmiş’ bir şekilde döneceğinden emindir. Gerçektende Mabel geri döndüğünde daha durgundur. Ancak bu durgunluk onun iyileştiğinden değil yorgun düşmesinden kaynaklanmaktadır.

Gena Rowlands, Mabel karakteri ile en başarılı kadın karakterlerden birine imza atmıştır. Birçok kadın oyuncunun yetişemeyeceği düzeyde başarılı bir oyun çıkartan Rowlands’a, erkek seyircilerin –ve benimde- oldukça sevdiği Peter Falk her zamanki sevimliliği ile eşlik etmiştir. Bu iki başarılı oyuncuya doğaçlama şansı veren ve Bergman’ın Cries & Whispers’ına benzer bir atmosfer yaratan yönetmen John Cassavetes da başarılı bir iş çıkarmıştır.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Inside Job


Geçen sene 12 Ocak’ta bu blog’un açılışını yapmıştım. Bir seneden fazladır sizlere güzel filmler önermeye çalışıyorum. O günden beri giderek azalan bir grafiğim var. Artık ayda bir film sizlerle paylaşabiliyorum. Bir gecede üç film bitirdiğim günler geride kaldı. Çaptan düştüğümü hissediyorum. Bir geçiş dönemi yaşıyorum ve bu geçiş döneminde sinema ne yazık ki benim için arka planlarda kaldı. Yine de burada ayda bir de olsa sizinle filmler paylaşmaya devam edeceğim.


Burada sizinle hiç dokümanter film paylaşmadım. Bu yüzden 2011 Oscar’ını da kazanan Inside Job bu alanda ilk film kritiğimiz olacak. Bu film üzerine yazmamın ilk nedeni ekonomi alanında okumuş olmam, ikince nedeni ise okuduğum bir gazete haberi. Habere buradan ulaşabilirsiniz. Özetlemek gerekirse haber, bu filmi izledikten sonra içinde banka soymak için büyük arzu duyan bir hırsız hakkında.

“Nörologlar yaptıkları bir deneyde bir bireyi alıyorlar ve MR'a sokuyorlar ve onlara, ödülün para olduğu bir oyun oynatıyorlar. Denekler para kazanmaya başladıklarında uyarılan beyin bölgesiyle, kokain kullandıklarında uyarılan bölge aynı.”

Anlaşılacağı üzere Inside Job, yalnız ekonomiden anlayan insanları değil bu alanda ilgilenmeyen insanları bile etkileyen bir film. Konusu kısaca, yakın zamanda yaşadığımız ABD çıkışlı bir küresel bir kriz olan 2008 krizinin ortaya çıkışı ile günümüze kadar olan süreci anlatmakta. Film, oldukça anlaşılabilir bir dille olaylara yaklaşmasına rağmen, ekonominin kendi içindeki dinamikleri nedeniyle olayları tam olarak kavrayamıyoruz. Yine de bu krizin neden ve nasıl ortaya çıktığına ve işin içinde nelerin olduğuna dair epey bilgi sahibi oluyoruz. Ancak dediğim gibi asıl olayları kavramak zor. Çünkü işin içinde olmak gerekiyor. Yine bu alanla ilgili olan, Michael Moore’un Capitalism: A Love Story belgeselinde Moore’un Wall Street çalışanlarına krizin çıkış nedenlerinden biri olan türev piyasalarının tanımı sorduğunda, ortaya çıkan durum, ne demek istediğimi çok iyi anlatıyor.

Bundan önceki film kritiğimizde bahsetmiştim. Sinema var olduğundan beri kapitalizm eleştirisi yapılmaktadır. Sinema ve diğer iletişim yolları ile bize aktarılan olayları gördükçe bu duruma kızıyoruz. Kızdığımız içinde bir şeylerin değişmesi için çaba sarf ediyoruz. Michael Moore da değişimin bir sembolü olarak filminin sonunda Barack Obama’yı göstermişti. Yalnız Moore değil, bütün dünya bu değişiminden ümitliydi. Ancak Inside Job bize ne kadar yanıldığımızı gösterdi.

Elinde ekonomik güç olanlar, politika dahil her şeyi satın alabilir. Yıllarca okulda bize öğretilen, kitapları okutulan, üstüne Nobel alan ekonomistlerin nasıl birer kukla olduklarını bu film ile görüyoruz.

Okuyanlarınız hatırlar, Moliére Hastalık Hastası'na bir dizi aylık ilaç ücreti hesaplarıyla başlar. O dönemde bile sağlık konularındaki yardım yerine ticari amacın farkındadır. Bunu filmden kısa bir bölüm ile pekiştirmek istiyorum.

Görüntüde yer alan isim Harvard İktisat Bölüm Başkanı John Campbell. Sorulan ise soru şu:

Tıp alanında bir araştırmacı bir makale yazıp şöyle diyor: "Bu hastalığın tedavisi için şu ilacı yazmalısınız." Ortaya çıkıyor ki, bu doktorun gelirinin yüzde 80'i bu ilâcın imalatından geliyor. Bu sizi rahatsız etmez mi?

Cevap ise şöyle:

3 Haziran 2012 Pazar

Le Salaire de la Peur




Sinema var olduğundan beri kapitalizm eleştirisi yapılmaktadır. İzlediğimiz filmlerde hem doğrudan hem de dolaylı olarak bu eleştirilere tanık oluruz. Ama sanırım hiçbir film bu eleştiriyi Henri-Georges Clouzot’nun  Le Salaire de la Peur’ü kadar gerilimli bir hikaye olarak ele almamıştır.

Filmin, insanın tırnaklarını yemesine sebebiyet veren kısımlarına henüz gelmeden, yönetmen bize karakterlerin neden kendilerini gerilim dolu bir maceranın içine attıklarının nedenleri uzunca bir giriş sekansı ile açıklar. Güney Amerika’da artık gidecek – ya da kaçacak – başka yerleri olmayan insanların sonunda mesken tuttukları, sıcak, bunalımlı, hapsolmuşluk hissi ile karşılaştıkları bu yerde, uzun tutulan bu bölüm ile izleyicilerinde bunalımı hissetmesi sağlanır. Böylece filmin esas kısmında karakterlerin kendilerini ölüm ile burun buruna getireceğini bile bile görevi sevinerek kabul etmelerinde bir gariplik düşünmeyiz.

“Bir yerde petrol varsa Amerikalılar fazla uzakta değildir.”

Olayların geçtiği bölgede tek iş imkanı, petrol ile sağlanır. Buradaki petrol rafinelerine sahip şirketin rafinelerinden birinde çıkan yangının durdurulması gerekir ancak bunun tek yolu alev alan boru hattını patlatmaktır. Bunu yapabilmek içinde nitrogliserin yüklü iki kamyonu 480km uzaktaki bu noktaya taşımaları gerekmektedir. Sorun teşkil eden noktada budur. Eğer şoförler yeterince dikkatli olmazlarsa en ufak bir sarsıntıda yeterince hassas olan nitrogliserin patlayarak onları toz bulutu haline getirmeye yetecektir. Kulağa intihar gibi gelse de bu iş için heyecanlanan insan sayısı oldukça fazladır. Bunun nedeni de işin ucunda maddi bir kazancın onları beklemesidir. Bu maddi kazanç onları manevi bir yıkıma sürükleyecek ve her durumda kaybedecek olan yine onlar olacaktır. Çünkü kapitalizmin doğası bunu gerektirir.

Her ne kadar filmin görüntü kalitesi kötü olsa da başarılı kurgu ve senaryo filmi izlettirmeyi başarıyor. Filmin başındaki sıkıcı kısımdan sonra kendimizi, artık ne olacaksa olsun der halde bulurken, ilerleyen bölümlerde, günümüzde aksiyon ve kovalamaca dolu sahneleri getirdiği hız istediğinin aksine, karakterlerin daha yavaş olmasını dileriz.

Le Salaire de la Peur, içinde bulunan Amerikan karşıtlığı nedeniyle ABD’de birkaç kilit sahnesi sansüre uğramıştır. 1953 yapımı bir film olduğunu düşünürsek aradan geçen yaklaşık 60 yılda ABD tarafında pekte değişen bir olmadığından dolayı yapılan eleştirilerde haksız sayılmazlar.

Film ayrıca aynı yıl hem Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi hem de Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanın ilk film olmuştur.

25 Mayıs 2012 Cuma

Kes



 "Herkes güzel rol yapabilir tabi ancak kendisini oynarsa." Vittorio De Sica

İngiliz sinemasının en önemli isimlerinden biridir Ken Loach. Öyle ki 1960lara kadar Hollywood’un varlığı altında kalan İngiliz sinemasına, Özgür Sinema Hareketi ile kendine has bir tarz kazandırmıştır. Bunun yanında sinemasında Yeni Gerçekçilik Akımının da etkilerini barındıran Loach, bu iki akımı başarılı bir şekilde harmanlamayı başarmıştır.

Filmlerinde genel olarak sosyalist öğeleri, yoksul İngiliz halkının yaşamını, işsizlik, ekonomik dengesizlikler, yalnızlık ve itilmişlik gibi kavramları ele alan Loach, henüz ikinci filmi olan Kes ile adını duyurmuştur.

Billy, sorunlu bir aile ve okul hayatı geçiren, ergenliğe doğru evrilen bir çocuktur. Filmin harika açılış sekansından da anladığımız üzere, hem annesi hem de abisi tarafından önemsenmemektedir. Okulda ve çevresinde uyumsuz biri olarak görülen Billy, sistemin bir parçası olmak istememektedir. Henüz kendini keşfedememiş, ne istediğini bilmemektedir. Kendisi de bunları düşünecek yaşta değildir. İçerisinde var olduğu sisteme karşı umursamaz olan Billy, tam da onu bu sırada hayata bağlayacak, varoluşuna anlam verecek “Kes” adını verdiği doğanı - ya da kerkenez - ile tanışır ve o andan itibaren tüm hayatı farklı bir yöne girer. Gücün ve başkaldırının simgesi olan doğan ile Billy birbirlerini tamamlarlar.

"Manchester United 1 Tottenham Hotspur 2"

Kes evrensel bir dil yakalamayı başarır. Billy’nin Kes’i uçurduğu, futbol oynanan ve müdürün dayak attığı sahneler kurgulanmış değil, gerçektir. Gerçekte bir eserde anlatılmaz, sadece yaşanır. Bu yüzden sevdiğim filmlerden biri olan Kes’i sizinde seveceğinizden eminim.

 Bir anekdot. Kes, Krzysztof Kieslowski’nin en sevdiği filmdir.

Filmi buradan izleyebilir ya da bilgisayarınıza indirebilirsiniz.